top of page
Doç_edited.jpg

1969 - 1984

Hayatımın ilk 15 yılı

"MAVİDE DOĞUP TOZDA BÜYÜYEN; KARANLIĞI HARFLERLE SAĞALTAN BİR YALNIZLIK"
Firefly_Gemini Flash_Minimalist, sanatsal ve dramatik bir amblem tasarımı. Karanlık bir at
BÖLÜM I: Bakırköy’ün Sancısı ve Karın Sessizliği

.
.

1969’un o Perşembe sabahında İstanbul, kömür dumanı ve kar soğuğuyla uyanmıştı. Gazeteler, Nixon’ın ABD Başkanı olarak ilk günlerini, üniversitelerdeki bitmek bilmeyen boykotları ve dondurucu soğuklar yüzünden kapanan köy yollarını yazıyordu. Ama benim hikâyem, Bakırköy Devlet Hastanesi’nin o yüksek tavanlı, koridorları eter ve linyit kömürü kokan loş odalarında başlıyordu.


Bakırköy o yıllarda, bugünkü karmaşasından uzak ama şehrin nabzının en sert attığı kalelerden biriydi. Hastane, sadece şifa dağıtan bir yer değil; Anadolu’nun dört bir yanından gelenlerin, işçilerin ve İstanbul’un eski sakinlerinin kesiştiği devasa, insan nefesiyle ısınan bir labirentti. Dışarıda poyraz, hastanenin taş duvarlarını dövüyor; içeride ise bir kadının sancısı, bir devrin kapanışına karışıyordu. Doğduğum an, İstanbul’un üzerine çöken o en ağır kar yağışlarından birine denk gelmişti. Kar, sesi yutan bir sünger gibi şehrin tüm gürültüsünü silerken, benim ilk çığlığım o beyaz sessizliği yırtan tek şeydi.





BÖLÜM II: Silinen Suretler, Kalan Gölgeler
.
.

Dokuz ay sonra, Marmara’nın o gri dalgaları arkamda kalırken, hayatımın ilk büyük sürgünü başlamıştı. Babam, kollarında iki çocuk ve yüreğinde bir evliliğin enkazıyla Siirt’e doğru yola çıktığında, İstanbul’un rutubeti yerini Mezopotamya’nın kuru ayazına bırakıyordu.

Annem... O, benim için Yaşar Kemal’in anlatılarındaki o ulaşılmaz, efsanevi toprak ana gibiydi; ama tek bir farkla: Toprak ana cömertti, annem ise benden esirgenmişti. Mahkemelerin o dönemki erkek kokan kararları, anne şefkatini hukukun soğuk paragraflarına feda etmişti. Anneme dair ne bir fotoğraf bırakılmıştı geride ne de bir anı. Sanki o kar fırtınasında Bakırköy’ün sokaklarında kaybolmuş, hiç var olmamış bir hayaletti. Ben, annesizliği bir eksiklik olarak değil, bir "varoluş biçimi" olarak kuşanmıştım.





BÖLÜM III: Siirt: "Cas" Evlerin ve Sarımsağın Kadim Dili

.
.

Siirt, beni o beyaz "Cas" evlerin sağır duvarlarıyla karşıladı. Babam; az konuşan, hiç gülmeyen, kederini bir zırh gibi kuşanan o sessiz dev... Yüzünde, İstanbul’da bıraktığı o kırık hayatın dikiş izleri vardı. O sustukça, babaannem konuşurdu; ama kelimelerle değil, elleriyle. Babaannemin elleri, güvenin ve aidiyetin kokusuydu: Keskin, tavizsiz ve hayat dolu bir sarımsak kokusu. Halamın sesi ise, o evin içindeki tek sığınaktı; anne kelimesinin boşluğunu, onun şefkatli nidasıyla doldurmaya çalışırdım.

O dar sokaklarda, mevsimler değişirken burnuma çalınan o aromatik şimam kokusu, hayatın tüm sertliğine rağmen hala bir yerlerde güzelliğin olduğunu fısıldardı. Ama üvey annemin gelişiyle o evin içine başka bir iklim girdi. Şiddet değildi bu; daha ince, daha ruhu örseleyen bir ayrımcılıktı. Sofradaki ekmeğin bölünüşünden, bir bardak suyun verilişindeki o gizli esirgemeye kadar... Biz, ağabeyimle o evin içinde "kendi yurdunda mülteci" olan iki çocuktuk.




BÖLÜM IV: Şirvan’ın Tozlu Yollarında İlk Zafer
.
.

Bu yüzden belki de, o siyah önlüğe ve beyaz yakaya bu kadar erken sarıldım. Ağabeyimin kaleminin kağıt üzerinde çıkardığı o hışırtı, bana zincirlerimi kıracak tek anahtarın "bilgi" olduğunu öğretti. Yaşım beş, ruhum ise asırlıktı. Yasaların "yedi yaş" inadı, Şirvan’ın o tozlu kasaba okulunda, dedemin gölgesi altında kırıldı.

O sınıfa girdiğim ilk günü hatırlıyorum; dışarıda Şirvan’ın sert güneşi, içeride ise karatahtanın o davetkar karalığı. Öğretmen beni tanıtırken, o siyah önlüğün içinde kendimi bir zırh kuşanmış şövalye gibi hissetmiştim. Ben, hayata sadece iki yıl erken başlamamıştım; ben, kaderin bana biçtiği o sessiz ve eksik hayatı, harflerin ve bilgilerin gücüyle yeniden yazmaya yemin etmiştim. Bakırköy’ün karında başlayan yolculuk, Şirvan’ın tozunda ilk meyvesini veriyordu.





BÖLÜM V: Mum Işığında Harfler ve Göçen Güneşler

1970’li yılların Türkiye’si, bir akşamüstü aniden kesilen elektriklerin yarattığı o koyu karanlığın içinde kendi yolunu bulmaya çalışıyordu. Sokaklarda ideolojik fırtınalar esiyor, duvarlara sloganlar yazılıyor, ülke sağ ve sol, doğu ve batı arasında sancılar çekiyordu. Ama Siirt’in o dar, "Sabat" denilen tünelli sokaklarında zaman daha ağır akardı. Bizim evimizde hayat, bir gaz lambasının ya da bir mumun titrek alevinde, halamın nezaretinde kağıda dökülen harflerle örülüyordu.

Yokluk vardı; ama bu yokluk, Orhan Pamuk’un o hüzünlü İstanbul’unda olduğu gibi bir "eşya eksikliği" değil, aksine insanı birbirine daha çok yaklaştıran bir mecburiyetti. Televizyonun sessiz, internetin hayal bile edilemediği o günlerde, en büyük eğlencemiz ve sığınağımız birbirimizin sesiydi. Okumak, benim için sadece bir görev değil; o loş ışıkta dünyayı keşfetmenin tek yoluydu.



Halam: Kalbimdekİ İlk Öğretmen

.
.

Beni büyüten, annesizliğin o buz gibi boşluğunu nezaketiyle ısıtan kişi küçük halamdı. Kız Meslek Lisesi mezunu oluşuyla, o günün Siirt’inde bir vaha gibiydi. Bana sadece okuma yazmayı değil, bir disiplini, bir duruşu, kelimelerin namusunu öğretti. Sülalede bir doktor örneği yoktu, tıp fakültesi çok uzak bir yıldızdı; ama halamın o yumuşak disiplini altında ben, okumayı bir ibadet gibi sevdim.




.
.
Babanın Sessiz Sevgisi ve Bölünen Ekmek

Babam, akşamları eve eli boş dönmezdi. Poşetlerinde taşıdığı meyveler, aslında bize söyleyemediği sevgisinin birer kanıtıydı. Ancak o poşetler mutfak masasına indiğinde, üvey annemin o keskin ve görünmez adaleti devreye girerdi. Sofrada her şey pay edilirdi ama

şefkat asla eşit dağıtılmazdı. Kendi öz çocuklarına uzanan elin yumuşaklığı ile bize uzanan elin mesafesi arasındaki o uçurum, beni ağabeyimle beraber evin içinde birer "sessiz misafir" haline getirmişti. Babam, annemin adını bir kez bile anmadı; sanki o, tarihten silinmiş bir medeniyet gibi babamın hüzünlü suskunluğuna gömülmüştü.




.
.
İkinci Sürgün: Halamın Gidişi

Ve sonra o gün geldi... Halam evlendi. Benim için bu, sadece bir düğün değil, hayatımdaki ikinci büyük anne kaybıydı. Beni karanlıkta tutan el, kendi yuvasını kurmak için evden ayrıldığında, ben Şirvan’ın o tozlu okulundan Siirt’in merkezine transfer olmuş o çocuk, bir kez daha annesiz kalmıştım. Yerine geçen babaannem; okuma yazması olmayan, dünyayı sadece dualarla ve o sarımsak kokulu elleriyle anlamlandıran o kadim çınar, ne kadar uğraşsa da öğretmenimin bıraktığı boşluğu dolduramadı. Ben, harflerin arasında yapayalnız kalmış, yönünü arayan bir gölge gibi ortada kalmıştım.




Video Channel Name

Video Channel Name

bottom of page